Denizcinin anasayfası

İki müdür, iki yorum

İlkokul birinci sınıfta 1-2 ay öğrenim görmüş bir öğrencinin okuldan kovulabileceğini hiç düşünebilir misiniz?

Evet, böyle bir olay yaşandı. Ben kovuldum.

1937 yılı. Artık okula gitme zamanım geldi diye Ankara’da evimizin tam karşısında bulunan Devrim okuluna kaydımı yaptırdılar.

Okul öğrenime başladı. 1-2 ay geçti. Bir gün öğretmenimiz hasta olduğu için okula gelemedi. Boş zamanı bulan biz yaramazlar birbirimizle itişerek, kakışarak, bağırıp, çağırarak bütün okulun sessizliğini bozduk. Bu gürültü üzerine müdür bey bir hışımla gelip bizi azarlayarak sessizliği sağladı ve yoklama yapmağa başladı. Sıra bana gelince yüzüme bir süre dikkatlice baktı ve “sen yoklamadan sonra odama gel” dedi.

Delmar Safety

Müdür beyin odasına kapıyı vurup korkarak girdim.

“Senin nüfus cüzdanın yok mu?” diye sert bir ifade ile sordu. Boynumu büktüm, “bilmiyorum” dedim. Elindeki belgelerde yazılı adresten evimizin hemen karşıda olduğu ayırdına vardığından olsa gerek “git anneni çağır” dedi.

Koşa koşa eve gittim. Annem leğende çamaşır yıkıyordu. “anne müdür bey seni çağırıyor” dedim. Zaman kaybetmemek için nedenini benden öğrenmeğe girişmeden mantosunu sırtına geçirip, müdür beyin odasına vardık.

“Bu çocuğun nüfus kağıdı niye yok?” diye sordu. Annem uzun uzun bir şeyler anlattı.

Annemin açıklamaları müdür bey için yeterli olmadı ki, “Siz benim ekmeğimle oynuyorsunuz. Nüfus cüzdanı olmayan çocuğun okula kaydı yapılmaz. Al çocuğunu git” dedi. Yani apaçık okuldan kovulduk.

Burada bir parantez açayım. Yeni kurulan cumhuriyetimizin devrimleri gereği “imam nikahı yerine resmi nikahın toplumda yerleşmesi için, resmi nikahsız evliliklerin çocuklarına nüfus cüzdanı verilmemesi önlemi dolayısı ile müdür beyin gösterdiği duyarlılıkta haklı olduğu kanısındayım. Parantezi kapattım.

Böylece ben yine okula gitmediğim günlere döndüm. Ama şimdi de bir sıkıntı başladı. Benim oyun alanım, mahallem Devrim okulunun bahçesi; sabahtan akşama kadar bütün çocukluk yaşantım okulun bahçesinde geçerdi.

Okula kaydım yapılıp 1-2 ay öğrenim süresinde sınıf arkadaşlarımla yakın tanış oldum. Zil çalıp öğrenciler teneffüse çıktıklarında arkadaşlarıma sınıfta yokluğumu nasıl anlatabilecektim? Üstelik okuldan kovulmanın ezikliği içinde onların yüzüne nasıl bakabilirdim? Bu utanç durumundan kurtulmanın tek yolu, zil çalıp onlar teneffüse çıkınca ben eve kapanıyor, onlar derse girince ben de oyun alanım okul bahçesine dönüyordum. Böylece bir öğretim yılını devirdim.

1912 yılında Balkan Savaşı’nın başlaması ile Balkan’larda yaşayan 5 milyon türk ve müslüman, yunan ve bulgar katliamından kaçıp Anadolu’ya sığındığı bilinmektedir. Bu göçmenlerin içinde 8 yaşında olan benim annemin (Firdevs) ailesi de vardır. 6 yaşında kızkardeşi (Nuriye), babası (Süleyman) ve annesi(Zahide). Bütün mal varlıklarını, evlerini, barklarını geride bırakarak, canlarını kurtarmak için akın akın Anadolu’ya göçen bu insanların yaşadığı perişanlığı tarih kitapları yazmaktadır. Annemin babasını (yani dedemi) Osmanlı hükümeti askere almış. Gidiş o gidiş; yıllar geçmesine karşın bir daha kendisinden haber alınamamış. Annesi (anneannem) yollarda hastalanmış; aynı zamanda hamile olan 24 yaşındaki kadıncağız ölmüş. İki küçük kız çocuk öbür muhacirlerin (bir kısmı akraba, bir kısmı yakın eş-dost) elinde kalmış ve böylece büyümüşler.

Babam anneme talip olmuş, fakat annemin yaşayan bir varlık olduğunu kanıtlayacak resmi bir kaydı olmadığı için nikah yapamamışlar. Biyolojik kimlikleri var ama resmi kimlikleri yok. Yani “yaşar-yaşamaz” konumunda; çareyi notere başvurmakta bulmuşlar ve noter kayıtları ile evliliklerini resmileştirmişler. Aynı zamanda nüfus idaresine başvurarak, Bulgaristan’dan gerekli belgeleri devlet kanalı ile isteme yoluna girmişler. O günlerin kargaşalığı içinde bu işler şıp diye sonuçlanmadığı için bu evliliğin çocukları bizler de nüfus kağıtsız büyümüşüz. İşte benim okuldan kovulmama neden olan bu olumsuz gelişmelerdir.

Bitmedi.

Babam Atatürk Orman Çiftliği’nde bulunan Merkez Gazinosu’nda garson olarak çalışmaktaydı o sıralar. 1938 yazı, Annem iki kız kardeşimi alıp akrabalarını görmeğe Ankara dışına gitti. Beni de babam yanına aldı. Atatürk Orman Çiftliği’nde yaşantımın en tatlı günlerini o büyük adamın kurduğu çiftlikte geçirdim. Bir cennette yaşadım o yaz. Kuşlar gibi ağaçların arasında uçuşuyor, deliler gibi çiftliğin her köşesini dolaşıyor, hiç yorulmuyor ama acıkıyordum. Lokantaya koşuyor nefis yemeklerle karnımı doyuruyordum. Çiftliğin tren istasyonuna çok sık giderdim. Oradan geçen bütün trenler ister banliyo, ister ekspres olsun, yolcusu olsa da olmasa da, istasyonda 5 dakikalık bir duruş yaparlardı. Bu büyük Atatürk’ün doğaya olan sevgisine bir katkı ve saygı gösterisi olarak benimsenmiş bir eylem olduğunu büyüyünce öğrendim. Lokomotifler çok ilgimi çekerdi. Trenin istasyona gelip durduğu anda lokomotifin çaf-çuf sesi kilometrelerce koşmuş bir insanın yorgunluk seslerini andırır ve çok ilgimi çekerdi. Sonradan bu sesin kazana besleme suyu basan pompanın çıkardığını öğrendim. Kocaman demir tekerleklerin dibine çömelir bütün aksamı en ince ayrıntısına kadar izler, inceler ne gibi görevleri olduğunu çözmeğe çalışırdım. Bir keresinde benim bu derin merakım bir makinistin dikkatini çekmiş, lokomotiften inip yanıma geldi ve bana büyüyünce ne olcağımı sordu. Doğal olarak yanıt belli: makinist.

Bir gün lokantadan babamın beni çağırdığı haberi geldi. Koşarak (o günlerde bende yürümek eylemi geçersizdi. Ben hep koşardım)babamın yanına gittim. Kendisi bir beyefendi ile konuşuyordu. Dazlak kafalı tıknaz, ince beyaz çizgili tatlı kahve rengi elbisesi olan bir bey. O anda beyefendinin ağzından çıkan sözler hala kulağımda canlılığını koruyor: “olur mu öyle şey, canım, bu memlekete okuyacak adam gerek. Kayıtlar başlayınca sen oğlunu benim okula getir.” dediğini duydum. Sonradan öğrendim: konuşan Atatürk Kız İlkOkulu Müdürüymüş. (Ankara’da Ulus’tan Samanpazarı’na giden Anafartalar caddesinde iki sarı bina; biri Atatürk Kız İlkOkulu öbürü Atatürk erkek İlkOkulu. Cumhuriyetin ilk yıllarında kız, erkek ayrı eğitim görürken, sonradan karma eğitime başlanmış ve kız-erkek isimleri sadece binalarda kalmış.)

Böylece ben ilk okulu Nüfus cüzdanım olmadan okudum. Mezun olduğum yıl nüfus kağıdım ancak elime geçti.

İki müdür;

İlki görevinde kural-dışı olmak istemeyen namuslu bir bürokrat,

İkincisi her şeye karşın memleket çıkarlarını ön plana alan cesur bir bürokrat.

Yorum sizin.